HAFIZA BİR ARŞİV DEĞİLDİR
Hatırladığımız şey geçmişin kusursuz bir kopyası değildir. Zihin bazı ayrıntıları siler, bazılarını büyütür ve boşlukları bugünkü duygularımızla tamamlar. Bu nedenle geçmiş hakkında yazmak kayıt tutmak değil, değişmiş bir manzaraya yeniden bakmaktır. Aynı olayı yıllar sonra yazdığımızda aslında yalnızca o günü değil, aradan geçen yılların bizi nasıl dönüştürdüğünü de anlatırız.
KAYBIN DİLİ. Bazı şeyleri konuşmak mümkün olmaz, fakat yazmak için bir yol bulunur. Lâl benim için böyle bir yerden doğdu: bir vedanın gündelik dilde taşıyamadığı ağırlığı cümlelere bırakma ihtiyacından. Yazı kaybı geri getirmez. Fakat ona biçim verir; dağınık duygunun çevresine bir sınır çizer ve insanın kendi sessizliğini duyabileceği bir alan açar.
GERÇEK VE KURMACA. Bir anı kurmacaya girdiğinde aynen kalmaz. Başka karakterlere bölünür, zaman değişir, mekân dönüşür. Buna rağmen duygusal gerçek bazen daha görünür hâle gelir. Yazar yaşananı taklit etmek yerine onun içindeki anlamı arar. Kurmaca gerçeğe ihanet etmek zorunda değildir; bazen gerçeğin söyleyemediğini başka bir hikâyenin içinden söyler.
Hatırladığımızı sandığımız anların çoğu, zaman içinde defalarca yeniden yazılmıştır. Bir olayı ilk yaşadığımız hâliyle değil, onu son düşündüğümüz hâliyle saklarız. Her anlatışta bazı ayrıntılar belirginleşir, bazıları sessizce kaybolur ve boş kalan yerlere bugünkü duygularımız yerleşir. Yazmak bu değişimi durdurmaz; onu görünür kılar. Bir anıyı cümleye dönüştürdüğümde, geçmişteki ben ile bugün o geçmişe bakan ben aynı sayfada karşılaşır. Aralarındaki fark bazen olayın kendisinden daha güçlü bir hikâye oluşturur. Hafızanın kusuru, edebiyatın malzemesine dönüşür.
Bazı metinleri bitirdiğimizde geçmişi çözmüş olmayız. Hatta yazı, kapattığımızı sandığımız bir kapıyı yeniden açabilir. Fakat bu karşılaşmanın değeri kesin bir sonuca ulaşmakta değildir. Adını koyamadığımız bir duyguyu sayfada görmek, onun üzerimizdeki görünmez gücünü azaltır. Lâl benim için bir vedanın kaydıydı; fakat yayımlandığı anda yalnızca benim vedam olmaktan çıktı ve her okurun kendi kaybına dokunabileceği başka bir alana dönüştü. Yazmak geçmişi geri getirmez. Onun içimizde hangi sesle yaşamaya devam edeceğini seçmemize yardım eder.
KENDİNE DÖNEN METİN
Bir metin tamamlandığında yalnızca okura gitmez, yazara da geri döner. Cümlelerin arasında fark etmediğimiz korkuları, özlemleri ve kendimize anlattığımız hikâyeleri görebiliriz. Yazmak bu yüzden hatırlamanın pasif bir biçimi değildir. Geçmişle pazarlık etmek, ona yeni sorular sormak ve bazen onun bizi artık yönetemeyeceği bir mesafe kurmaktır.
Bu yüzden otobiyografik bir duygudan doğan metin bile gerçeğin aynısı değildir. Gerçek kişi kurgusal karaktere dönüştüğünde onun hayatından çok metnin ihtiyacına göre hareket etmeye başlar. Yazar burada hem sadakat hem özgürlük arasında zor bir çizgide yürür. Yaşanmış olanın ağırlığını korurken onu başkasının da girebileceği bir yapıya dönüştürmek gerekir. Yalnızca bana ait kalan bir hatıra okur için kapalıdır; ortak bir duyguya değdiği anda edebiyata açılır. Kişisel olanın evrenselliği, ayrıntıları silmekten değil, ayrıntının içindeki insan hâlini bulmaktan gelir.
Yazının hafızaya karşı bir başka sorumluluğu daha var: unuttuğumuz şeylerin yerine kesinlik uydurmamak. Boşluk rahatsız eder ve zihin onu tamamlamak ister; yazar ise bazen boşluğu olduğu gibi bırakmayı bilmelidir. 'Hatırlamıyorum' cümlesi anlatının zayıflığı değil, dürüstlüğü olabilir. Çünkü bazı geçmişler yalnızca parçalar hâlinde gelir: bir kapının sesi, odanın rengi, tamamlanmamış bir cümle. Bu parçaları kusursuz bir kronolojiye zorlamak yaşanmış olanı anlaşılır kılarken onun hakikatini azaltabilir. Edebiyat belirsizliği çözmek zorunda değildir; ona dayanılabilir bir biçim verebilir. Yazdığımda geçmişi mahkeme tutanağı gibi sabitlemek yerine onun bugün bende bıraktığı titreşimi korumaya çalışıyorum. Bazen bir hatıranın en doğru anlatımı, merkezindeki eksikliği de okura teslim etmektir.
